Kaçakçılık Suçlamalarında Hukuka Aykırı Delil Meselesi: Kolluk Dışı Bir Kişinin Kapalı Gönderiye Müdahalesi Üzerine Bir İnceleme

16 Eylül 2026 Autore: Ertugrul Salih Ozhan

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesi’nin 17/02/2025 tarihli, 2024/… E. – 2025/…K. sayılı kararı, ceza muhakemesi hukukunun en tartışmalı ve uygulamada en sık ihmal edilen konularından birine, hukuka aykırı yollarla elde edilen delilin akıbetine ilişkin isabetli bir uygulama örneği sunmaktadır. Karar, aynı zamanda bu ilkenin yalnızca kolluk görevlilerinin doğrudan işlemleriyle sınırlı olmadığını, kolluk dışındaki bir üçüncü kişinin usule aykırı müdahalesinin de aynı hukuki sonucu doğurabileceğini göstermesi bakımından ayrıca değerlidir.

Olayın arka planına kısaca değinmek gerekirse; bir PTT şubesine ulaşan “kolinin içinde kaçak sigara bulunduğu” içerikli bir ihbar üzerine kolluk ekipleri şubeye yönlendirilmiştir. Ancak ekipler şubeye ulaşmadan önce, söz konusu iki kargo kolisi PTT görevlisi tarafından açılmış ve içeriğinde muhtelif markalarda toplam 1949 paket kaçak sigara bulunduğu görülmüştür. Kolileri teslim almaya gelen sanık, yargılama boyunca semt pazarında hediyelik eşya sattığını, kargoyu bir sosyal medya sayfası üzerinden verdiği siparişin karşılığı zannettiğini ve içeriğinin sigara olduğunu bilmediğini; kolilerin açılmasına ise PTT görevlisi kendisine durumu izah ettikten sonra rıza gösterdiğini beyan etmiştir. Bu beyanlara rağmen ilk derece mahkemesi, sanığı 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’na muhalefetten mahkûm etmiştir. İstinaf incelemesi neticesinde Bölge Adliye Mahkemesi bu hükmü kaldırmış ve sanığın beraatine karar vermiştir.

Kararın hukuki temelini anlayabilmek için öncelikle konuya ilişkin anayasal ve yasal çerçeveyi hatırlamak gerekir. Anayasa’nın 20. maddesi özel yaşamın gizliliğini, 21. maddesi ise konut ve işyeri dokunulmazlığını güvence altına almaktadır; her iki hakka yönelik bir müdahale, ancak kanunla ve usulüne uygun bir hâkim kararına veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yetkili merciin yazılı emrine dayanılarak yapılabilir. Anayasa’nın 38/6. maddesi ise bu güvencelerin doğal bir sonucu olarak, kanuna aykırı şekilde elde edilen bulguların delil olarak kabul edilemeyeceğini emretmektedir. Bu anayasal ilke, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda somut usul hükümleriyle karşılığını bulur: CMK’nın 119. maddesi uyarınca konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama işlemi ancak hâkim kararı, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısının, ona ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile yapılabilir. CMK’nın 206/2-a maddesi hukuka aykırı şekilde elde edilmiş delillerin ortaya konulması talebinin reddedileceğini, 217/2. maddesi yüklenen suçun ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebileceğini, 289. maddesi ise hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanmasının kesin hukuka aykırılık hallerinden biri olduğunu düzenlemektedir. Doktrinde de vurgulandığı üzere bu hükümler, delilin niteliğine veya ihlalin ağırlığına dair herhangi bir ayrım ya da nicelik ölçütü öngörmeksizin, hukuka aykırı delilleri mutlak biçimde değerlendirme dışı bırakan bir sistem kurmaktadır.

İncelenen kararı özel kılan asıl mesele, bu usul güvencelerinin ihlalinin kolluk tarafından değil, kolluk dışında bir kamu hizmeti görevlisi olan PTT görevlisi tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu noktada doktrinde üzerinde durulan önemli bir ayrıma değinmek gerekir: CMK’nın arama işlemine ilişkin hükümleri, yalnızca kolluk görevlilerine yetki tanımaktadır. Kanun koyucu, CMK’nın 90. maddesinde herkese tanıdığı geçici yakalama yetkisinin aksine, arama bakımından kolluk dışındaki kişilere herhangi bir yetki vermemiştir. Bu nedenle doktrinde, kolluk kuvvetleri dışındaki bir kişinin arama niteliğinde bir işlem yapması hâlinde, bunun konut dokunulmazlığının ihlali anlamına geleceği ve bu şekilde elde edilen delilin CMK’nın 217/2. maddesi uyarınca hükme esas alınamayacağı kabul edilmektedir. Kargo ve posta gönderileri özelinde ise ayrıca CMK’nın 129. maddesi devreye girer; bu maddeye göre posta hizmeti veren kuruluşlardaki gönderilere elkoyma yetkisi hâkime, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise Cumhuriyet Savcısına aittir. Kolluk dışı bir kişinin, kolluğa haber vermeksizin bu sürece müdahale etmesi, yalnızca özel hayatın gizliliği değil, Anayasa’nın 22. maddesinde güvence altına alınan haberleşme hürriyeti bakımından da ayrı bir hukuka aykırılık kaynağı oluşturur.

Somut olayda PTT görevlisinin kargo kolisini kolluğa herhangi bir bilgi vermeden açması, tam anlamıyla CMK’nın öngördüğü klasik “arama” tanımına birebir uymasa da, kamusal bir yetki kullanılmaksızın kapalı bir gönderinin içeriğine nüfuz edilmesi sonucunu doğurmuştur. Kolluk ekiplerinin olay yerine intikal ettiklerinde gerçekleştirdikleri işlem, zaten açılmış olan kolinin içeriğinin yalnızca gözle tespitinden ibarettir; dolayısıyla zincirin başındaki hukuka aykırılık kolluğun değil, arama yetkisi bulunmayan bir üçüncü kişinin eylemidir. Bu tespit önemlidir, zira “zehirli ağacın meyvesi” doktrini uyarınca, hukuka aykırı bir işlemin ürünü olan delil, sonradan hukuka uygun bir işlemle (burada kolluğun gözle tespiti) desteklense dahi bu durum, delilin kökenindeki hukuka aykırılığı temizlemez.

Sanığın yargılama boyunca ileri sürdüğü “kolinin açılmasına rıza gösterdiği” beyanı da bu çerçevede ayrıca değerlendirilmeyi hak eder. İlk bakışta rıza unsuru, işlemi hukuka uygun hale getirebilecek bir gerekçe gibi görünebilir; ancak Daire bu argümanı kabul etmemiştir. Bunun nedeni, PTT görevlisinin koliyi, sanığın rızasını almadan ve kolluğa herhangi bir bilgi vermeden önce zaten açmış olmasıdır. Diğer bir deyişle, hukuka aykırılık sanığın rıza beyanından önce, kolinin ilk açılması anında gerçekleşmiş ve tamamlanmıştır; sonradan alınan bir rıza beyanı, geçmişe dönük olarak bu usulsüzlüğü telafi etmemektedir. Kaldı ki ihbar içeriğinin baştan itibaren kolide kaçak sigara bulunduğu yönünde olması, kolluğa önceden haber verilerek CMK’nın aradığı hâkim kararı veya yazılı savcı emri mekanizmasının işletilmesini gerektirmekteydi; bu mekanizma tamamen atlanarak hareket edilmiştir. Doktrinde kolluk dışı kişilerin delil toplaması bahsinde tartışılan, kişinin kendisine karşı işlenen bir suç bakımından delil toplamasının hukuka uygunluk nedeninden faydalanabileceği yönündeki görüşler de somut olaya uygulanabilir nitelikte değildir; zira PTT görevlisi ne mağdur ne de kolluk sıfatına sahiptir, yalnızca bir kamu hizmeti sunan üçüncü kişi konumundadır ve müdahalesi doğrudan kanunun aradığı usul güvencelerini devre dışı bırakmaktadır.

Kararın Yargıtay’ın yerleşik içtihadıyla ne ölçüde örtüştüğü de ayrıca belirtilmeye değerdir. Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 24.12.2014 tarihli, 2013/16628 E. – 2014/22302 K. sayılı kararında, arama kararı veya yazılı arama izni/emri bulunmaksızın ele geçirilen kaçak eşyanın yasak delil niteliğinde olduğu; eşyanın kaçak olmasının ya da sanığın eşyayı sahiplenmemiş olmasının bu sonucu değiştirmeyeceği, Anayasa’nın 38/2. maddesi ile CMK’nın 206/2-a, 217/2 ve 230/1. maddeleri uyarınca bu tür bir delile dayanılarak mahkûmiyet kararı verilemeyeceği açıkça vurgulanmıştır. Aynı kararda ayrıca, hukuka aykırı delilden hareketle alınan bir ikrarın dahi sanık aleyhine delil olarak değerlendirilemeyeceği ilkesi ortaya konmuştur. Bu ilke, incelenen kararda Dairenin sanığın yargılamanın hiçbir aşamasında suçlamayı ikrar etmediğini ayrıca vurgulamış olmasıyla da örtüşmektedir. İncelenen karar, bu bakımdan Yargıtay’ın yerleşik çizgisini, kolluk dışı bir kişinin müdahalesiyle elde edilen kargo/kolili emtia bağlamına taşıyarak bir kez daha teyit etmiş olmaktadır.

Sonuç olarak Bölge Adliye Mahkemesi, yukarıda özetlenen gerekçelerle ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet hükmünü CMK’nın 280/2. maddesi uyarınca kaldırmış; sanığın yüklenen suçu işlediğinin sabit olmadığı gerekçesiyle CMK’nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine karar vermiştir. Suça konu eşyaların 5607 sayılı Kanun’un 13. maddesi yollamasıyla TCK’nın 54/4. maddesi uyarınca müsaderesine hükmedilmiş, yargılama giderlerinin hazine üzerinde bırakılmasına ve sanık kendisini vekille temsil ettirdiğinden vekâlet ücretinin hazineden karşılanmasına karar verilmiştir.

Bu karar, ceza muhakemesinde delilin elde ediliş biçiminin, delilin maddi içeriği kadar belirleyici olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Kolluk dışındaki bir üçüncü kişinin, kamu görevlisi sıfatı taşısa dahi arama veya elkoyma yetkisine sahip olmaksızın gerçekleştirdiği bir müdahale, sonrasında kolluk tarafından yürütülen tüm işlemleri de hukuken sakatlayabilmekte ve delil zincirinin tamamını kullanılamaz hale getirebilmektedir. Ceza savunmasında bu itibarla, yalnızca maddi olayın ispatına değil, delilin ne şekilde ve kim tarafından elde edildiğine yönelik incelemenin de savunmanın merkezinde yer alması gerektiği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

← Torna alla Home